DÜŞLÜ/YORUM

• 16.7.2008 - YAŞAMAK GÜZELDİR - II

Yaşama dair...

YAŞAM GÜZELDİR  ( II )

 

            Dedim ya, yaşamak güzeldir, diye… Öylesine söylemedim ben bu sözü…. Bir film izlemiştim yıllar önce. Halen de sık sık bazı televizyon kanallarında yayınlanır. Benim başlığımla aynı adı taşıyordu sanırım…

            İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler faşizmini anlatan en çarpıcı ve etkili filmlerinden biriydi bence. Tabii ki, İkinci Dünya Savaşı üzerine bir çok gerçekleri yansıtan film yapılmıştı. İşte, onlardan biriydi bu izlediğim ve yıllarca etkisinden kurtulamadığım film.

            Demek ki, o kadar beynime işlemiş ki, bu gün hâlâ, ilk gün izlediğim gibi anımsıyorum. Orada bir baba ve oğlunun yaşam savaşını konu alıyordu. Günlük yaşamda orta halli mutlu bir Yahudi ailesinin başına gelenler konu edinmiş. Nazi askerleri bu aileyi sırf Yahudi oldukları için tutukluyor. Baba, oğlunu çalışma kampında yanında saklıyor, anne ise başka bir araçla nereye götürüldüğü bilinmeyen bir yolculuğa çıkıyor.

            Baba, annenin sonunun ne olduğunu bilmiyor ama bütün çabası; ailesini bir araya getirmek, toplama kampında çocuğunu saklayarak, yaşamasını sağlamak üzerine kurgulanmış bir filmdi. Akıllı olan oğlu ile bir ölüm kalım savaşına giriyor. Daha gerçekleri algılama yaşında olmayan küçük oğluna bir oyun oynadıkları masalını, onun anlayacağı dilden benimsetiyor. Film bu minval üzre devam edip gidiyor…

            Sonuç ne mi oluyor? Bir çoğunuz izlemişsinizdir. Baba en ağır koşullarda çalışıyor ve tek derdi var; çocuğunu yaşatmak ve eşini bularak aileyi bir araya toplamak. Eşi bilinmez bir meçhule giderken günlerce çocuğunu Nazi cellatlarına göstermeden saklıyor. Kendisi kurşuna dizilmeye giderken, halen oğlu onun oyun oynadığına inanarak, saklandığı dehlizden izliyor. Naziler yenildikleri için kampları yakıp yıkarak, terk edip gidiyorlar ve çocuk saklandığı yerden çıkarak dost askerlerin kucağında buluyor kendini…

            Buradan çıkarılacak birkaç tane ana düşünce vardır: Birincisi; her şeye karşın yaşamak güzeldir. İkincisi; bir babanın ailesi için yapabileceği özverinin sınırı yoktur. Bir diğeri; kurtuluşa olan inanç, yani, kendi yaşamını feda edecek kadar sevdiği bir insanın, bu güzelim dünyada daha fazla yaşayacağı umudunu hiç yitirmemek…

            Gelelim her şeye karşın yaşanılası dünyaya… Bir gerçek var ki, o da yine biz insanlar tarafından yaratılan, kimine göre yapay gerçeklik olan ve biz düşünen yaratıkları asla aldatmayan dost kitaplarda buldum doğruyu… Ve hiç bırakmadım.Bırakmaya da hiç niyetim yok. Ben ne öğreniyorsam, o dostlarımdan ve yaşadığım tecrübelerden öğreniyorum…

            Öğrendiklerimden biri de şudur: İnsan kendine ne diyorsa, o olur. “Bir insana kırk kez deli dersen, deli olur.” atasözü, denenmiş tecrübelerin sonucunda, toplum tarafından kabul görmüş olduğu için, yüzyıllardır söylene geliyor.

            İşte, sen, ben, o, hepimiz; öncelikle başkalarının bize söylediği değil; kendi kendimize söylediğimiz şeyiz…

            Bu nasıl bulmaca demeyin! Bu, çok açık ve net bir söylemdir. Başkalarının bize söylediği değil, bizim kendimiz hakkında düşündüğü bir varlıktan öte gidemeyiz...

            Aslında ben de anlatamadım sanıyorum. En iyisi bir örnekle anlatmaya çalışayım:

            Sen her sabah kalktığında, gün içinde ve yatarken; ‘Ben mutluyum, sağlıklıyım, enerji doluyum, başarılıyım, yaşamayı seviyorum…’ türünde tümcelerle zihnini etkilersen, bu durum senin yaşantına pozitif biçimde yansıyacaktır.

            Hatta, bunu sesli olarak söylediğinde, etkisi kat kat artacaktır.  Çünkü, iç dünyamıza etki eden her şey, düşündüklerimizin yoğunluğudur.

            Eğer, bu düşünceler pozitif ise, hem kendimiz güzellikler dünyasında mutlu/mesut yaşarız, hem de çevremizdeki insanları ve hatta tüm canlıları –hayvan,bitki…- pozitif enerjimizle mutlu edebiliriz.

            Bunun tersi de geçerlidir. Negatif düşüncelerle dolmuş bir beyin ise, insanı sürekli bir yok oluşa doğru sürükler.

            Karamsarlar, işin hep olumsuz tarafından yaklaşırlar olaylara… Oysa; her şeyin bir mantıklı yanı, neden-sonuç ilişkisi içinde irdelendiğinde, her yaşantının belli bir gelişim sürecinde, geçirdiği olumlu ve olumsuzluklardan etkilenerek, davranışlar gerçekleştirdiği görülecektir.

            İşte, bir örnek daha size:”Gülün dikeni var diye kızacağımıza, dikenler içinde bir gül gördüğümüz için sevinmeliyiz.” He valla!..Sizce de öyle değil mi? Ne güzel söylemiş, bunu söyleyen filozof! Kim söylemiş bilmiyorum ama…

            Kendinle ilgili ne düşünürsen, onu yaşarsın… Üç günlük dünyada o zaman, kendimiz ile ilgili iyi şeyler düşünelim ki; beynimiz ve bedenimiz ona odaklansın. Yaşamımız hiç kurumayan coşkun ırmaklar gibi çağlayarak akıp gitsin, bugünden yarına...

            Şu özlü söz de, beni etkileyenlerden sadece biridir: “Hiçbir zaman hiçbir şey için geç kalınmış değildir.” Benden geçti demeyeceğiz. Nazım Usta’nın dediği gibi “…/Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,/yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,/hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,/ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,/yaşamak yanı ağır bastığından. Bundan sonra olsa ne olur, olmasa ne olur, boş vermişliğini bir kenara bırakıp, kahrolası ve yaşanası bu güzelim dünyada, son anlarımızı bile en güzel biçimde değerlendirmek için, tüm karamsar duygularımıza ket vurmalıyız…

            “Günaydın, yeni gün! Bugün de yaşıyorum, ne kadar güzel!. Selam size, insanlar, ağaçlar, kuşlar, çiçekler, çocuklar, kelebekler, börtü-böcek… hepinize binlerce selâm! Sizinle aynı dünyayı paylaşmaktan o kadar mutluyum ki!” diyeceğiz bıkıp usanmadan…

            Hiç düşündünüz mü? Çevremizdeki küçük ayrıntılara dikkat edip etmediğimizi? Her gün yürüdüğümüz yolun kenarındaki, ağaçları, çiçekleri, kuşları, evleri, dağları, tepeleri, insanları… dikkatle izlediğimiz oluyor mu? Yani, küçük ayrıntılara dikkat ediyor muyuz? Yoksa, yaşam koşuşturmacası arasında es mi geçiyoruz?

            Epiktotes: “Kendisinin efendisi olmayan hiç kimse özgür değildir.” der. Bunun açılımını yapacak olursak: Kendisine liderlik yapamayan bir insan, ailesine ve topluma  nasıl liderlik yapabilir? Önce, kendimizi tanıyıp yetkinleştireceğiz, iç dünyamızı keşfedeceğiz, olumlu yanlarını çoğaltarak çevremize yansıtacağız. Dikkat etmişsinizdir bunu başaran insanlar toplumun geneli tarafından kabul gören ve sevilen insanlardır.

            Mutlu insanlar; bence, kendisini seven, kendisine saygı duyan ve günlük yaşamında sevdiği işi yapan bireylerdir. Siz hiç gördünüz mü, bu nitelikleri yaşamına uyarlamış insanların keder denizinde boğulduğunu? Ben sanmıyorum. Varsa da istisnadır diye düşünüyorum.

            Beynini ve enerjisini, sevdiği iş için kullanan insanların, yorulacaklarına bile inanmıyorum. Bir kitapta okumuştum. Böyle yaşayan insanlara günde dört saat derin bir uyku yetiyormuş. Kendi yaşamımızla karşılaştıralım. On saat ve üzeri uyuyup, hâlâ yataktan yorgun kalkanlarımız azımsanmayacak kadar çoktur.

            Kısacık ömrümüzde zaman bizler için çok önemlidir. Zamanını en verimli biçimde kullanmayı başaran insanlar, tüm yaşamlarını güzelliklerle süslemeyi başarmışlardır.

            Bizleri yaşamda değerli kılacak olan; toplumun yararına ürettiklerimizdir. Bunun için zamanımızı en yaratıcı biçimde plânlamayı ve önceliklerimize, daha doğrusu, en çok istediğimiz ve sevdiğimiz uğraşlara zaman ayırmalıyız. Zamanını verimli biçimde kullananlara herkes saygı duyar.

            Aslında dünyada hep iyimseler kazanırlar. Filmlerde de öyle olmaz mı? Genellikle hep iyiler kazanırlar. Ağız dolusu gülmeyi unutmayanlar, kendi düşlerinin peşinden koşmayı asla bırakmayanlar, geçmişin esiri olmayanlar, başarısızlığı hiç düşünmeyenler… Bu yaşanılası dünyanın tadını çıkaranlardır…

                                                          Balıkesir, Temmuz 2007

                                                              Ali  TÜKENGÜN         

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 14.10.2007 - OKUMANIN TAM ZAMANI - Makale

OKUMANIN   TAM  ZAMANI

 

            Okumamak için her zaman kendimize çeşitli bahaneler yaratırız. Yok efendim, zamanın yetmediğinden, işlerin yoğunluğundan, ekonomik olarak kitapların pahalı oluşundan, evde okuma ortamının olmadığından… falan. Hepsine kabul ama yine de okumak için bunlardan kat kat fazla nedenlerimiz de var:

            Okumak; yaşamı yeniden keşfetmektir. Okumak; iyiyi, doğruyu, güzeli bulmak ve yaşamaktır. Okumak; sevgi, saygı, hoşgörü sahibi olmaktır. Okumak; bilgili, kültürlü ve saygın olmaktır. Okumak; yaşamı saydamlaştırmaktır. Okumak; dünyanın penceresini aralamaktır. Sevgidir okumak. Paylaşımdır okumak. Okumak; yaşamı gerçek nitelikleriyle gözlemlemektir… Kısacası okumak, yaşamaktır…

            Okumak aslında çok zor edinilen ve çok kolay kaybedilen bir alışkanlıktır. Bu yüzden zor edindiğimiz bu güzel alışkanlığımıza sahip çıkalım ve onu tembelliğimize kurban etmeyelim.

            Ne zaman okumak gerek? Bu, herkesin farklı yanıtlayacağı bir sorudur. Ama bence bu sorunun yanıtı, “her zaman” olmalıydı. Örneğin; seyahat yaparken, yaz dinlencesinde, sabah kalktığında, gece yatarken, yemekten önce, yemekten sonra, güzel bir hafta sonunun sabahında, piknikte, tarlada, sürü otlatırken merada, parkta koyu bir ağaç gölgesinde, evde, okulda, iş yerinde, sıcak bir günün ardından alınan ılık bir duştan sonra…

            Sen yeter ki okumak iste. Göreceksin zaman diye bir sorunun kalmayacak. Yapılmak istenen güzel etkinliklere her koşulda zaman yaratılır.Dünyada her gün binlerce kitap basılmakta. Oysa biz bu kitapların çok büyük bir kısmını okumadan yaşama gözlerimizi yumacağız. Ne büyük bir yoksunluk? Onca güzelliğin hiç farkında bile olmadan çekip gitmek. Zaten hepsini okumamız olası değildir. Ama en azından, yaşamımız boyunca ulaşabileceğimiz en çok kitabı okumak için, kendimizle yarışa girmeliyiz.

            Okumanın dayanılmaz hazzını bir kez  tattığınızda, zaten vazgeçmek istemeyeceksiniz. “Kitaplar hiçbir zaman öğretmekten vazgeçmezler.” Onlar insanları aldatmayan en gerçekçi dostlardır. Bilgiyi, dolaysız ve karşılıksız insanlığın hizmetine sunan yine kitaplardır. Böyle bir dostla zaman geçirilmez mi?

            Genelde, tüm değişik meslek grupları kendilerine alternatif okuma zaman ve biçimleri sağlayabilirler.Hele de, bilim ve teknolojideki dizginlenemeyen gelişmelerin olduğu günümüzde, mutlaka okumaya bir yöntem bulunabilir. Eğer biz, her gün ekranların karşısına geçip, saatlerce, kaliteli - kalitesiz ayırt etmeksizin, her türlü film, dizi ve programı izleyerek,  zaman öldürme bağımlılığından kurtulabilirsek, okumak için yöntem ve olanak yaratmak çok daha kolay olacaktır.

            Özelde, öğretmenler ve öğrencilerin okuması için mükemmel bir zamandır yaz dinlencesi.Eğitim - öğretim yılı boyunca, yoğun çalışma ve sınav stresinin ardından, özenle seçilmiş kitapları okumanın insana kazandıracağı mutluluktan daha güzeli olabilir mi? Öyleyse ne duruyoruz? Kitaplığımızdaki okunmamış kitaplara bir göz atalım. Zayıf kitaplığımızı zenginleştirmek için plânlar yapalım. Ya da tanıdığımız bir insanın, zengin kitaplığından yararlanmak için ilk girişimlere başlayalım. Bundan daha iyi okuma zamanı olmaz. Okumak, güzeli yaşamaktır.

 

 

                                                                  Ali    TÜKENGÜN

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 26.8.2006 - YAŞAM GÜZELDİR ( I ) - DENEME

"Sözcük kırıntıları,gözlemler, anılar, değiniler, düşünce dağarcığımdan notlar."

 

                                                  YAŞAM   GÜZELDİR  ( I )

 

            Hiç düşündünüz mü? Bazen yaşamımızı en basit olaylar ve düşüncelerle mahvettiğimizi… Bir daha tekrarı olamayan kısacık yaşamımızda, dünyayı kendimize dar getirdiğimizi…Büyüklerimizin deyimi ile “fındık kabuğunu doldurmayacak şeylerle” güzelim dünyayı çevremizdekilere ve kendimize zehir ettiğimizi…

            İçimizden bu konuyu düşünenlerimiz ve kendine mantıklı çözümler üretenlerimiz vardır elbette. Ama ben, çoğunluktan söz etmek istiyorum. Kendini yaşamın bütün yükü üzerindeymiş gibi çaresiz ve yorgun hissedenlerimiz azımsanmayacak kadar çoktur. Bizim sözümüz de onlaradır.

            Bakın çevrenize; bir çok ailesel ilişki veya işimizle ilgili sorunlar ve hatta toplumsal süreç içindeki çelişkilerimizin nedenleri, çok basit olaylardır. Yani, birbirimizi acımasızca inciterek, onulmaz yaralar ve dertler açtığımız, yaşamlarımızı sonlandırdığımız, bir çok olayların nedeni o kadar basittir ki, aklı başında insanlar yıllar sonra düşündükçe acı acı gülümserler. “Keşke yapmasaydım, onu söylemeseydim, öyle düşünmeseydim” türünde yakarış tümceleri dökülür dudaklarından.

            İnsanların en çok yaşamlarını karartan, duygusal ve psikolojik çöküntüler içinde yok eden, elindeki ve yakınındaki gerçeklikle yetinmeyip, ulaşmasının önünde bir çok engelin olduğu, belki de; hiç ulaşamayacağı ütopyalar –gerçekleşmesi olanaksız gibi görülen düşler- peşinde koşmasıdır. Bilinmezi elde etme isteği, içimizde var olabilir ama sürekli onu düşünerek yaşamımızı kâbus hâline getirmemeliyiz.

            Bundan şu anlaşılmamalıdır: Geleceğe yönelik, hiçbir şey yapmayalım, nasıl olsa düşündüklerimi gerçekleştirme olasılığım çok düşük, o zaman ne gereği var uğraşmanın gibi bir umutsuzluğa düşmemeliyiz. Çünkü, umutsuz yaşanmaz. Her daim, bizi yaşama bağlayacak, bunalıp dünyayı boş hissettiğimizde umutlarımızı yeşerterek yaşama daha sıkı tutunmaya çalışmalıyız. Kara kışa inat, her bahar filizlenen kardelenlerimizdir, umutlarımız bizim. Yarını düşüneceğiz, yarına ait plânlarımız olacak ve bunları gerçekleştirmek için elimizden geleni yapacağız. Bu bizim, varlığımızın nedenidir.

            Sürekli bir endişe, korku, güvensizlik, aşağılık duygusu ve karamsarlığın karanlık dehlizlerinde dolaşmaktan kurtulduğumuz gün, yeni bir yaşama gözlerimizi açacağız.

            Mutlu, sağlıklı ve başarılı bir yaşam için hep mücadele edeceğiz. Bu, ayakta kalmamız için de sürdürmemiz gereken bir mücadeledir. Doğadaki tüm canlılar bu savaşıma katılmak zorundadır. İşte burada, düşlerimizin ne kadarını gerçekleştirdiğimiz önemlidir.

            Dahası var!..

 

                                                                                              Manyas, 5 Eylül 2003

                                                                                                Ali    TÜKENGÜN 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 19.6.2006 - KIR ÇİÇEKLERİ - ANI

"Sözcük kırıntıları,gözlemler, anılar, değiniler, düşünce dağarcığımdan notlar..."

 

 

KIR ÇİÇEKLERİ

           

 

            Okulu bitirmiş, yeterlilik sınavının sonucunu bekliyordum. Yıllardır aileme yük olmanın ezikliğinden kurtulmak için vekil öğretmenliğe başvuru yapmıştım.Takvim yaprakları bin dokuz yüz seksenli yılların son ceyreğini gösteriyordu.

Vekil öğretmenliğe kabul edildiğimi, saygıdeğer rahmetli babamdan duymuştum. Müjde verir gibi sevinçliydi. Gururunu gözlerinden okuyabiliyordum. En büyük çocuğuna istikbâlini kazandırmanın haklı gururuydu bu. Beni, Köse Dağı’nın arkasında, Kızılırmak vadisinde, merkeze bağlı bir köy ilkokuluna görevlendirmişlerdi.

Yüreğim kıpır kıpırdı. “Nasıl bir yer? Köydeki insanlarla iyi ilişkiler kurabilecek miyim? Ya çocuklar? Onlar için yararlı olabilecek miyim?”  gibi onlarca soru karmaşık bir denklem gibi usumda dolaşıp duruyordu. Hem dizginleyemediğim heyecan ve hem de bilinmezlik korkusu içinde yol alıyoruz.

Kentin kurulu olduğu, dümdüz ovayı kısa sürede geçtikten sonra, kıvrıla kıvrıla asfaltın kenarındaki köyleri geride bırakarak, Köse Dağı’nın eteklerini tırmanmaya başladık.Yazdan kalma güneşin pırıltılı ışınları altında, tarla, bağ ve bahçelerde çalışan köylüleri, davar ve sığır sürülerini otlatan çobanları, küçük ayrıntıları da gözden kaçırmamaya dikkat ederek, hafızama kazımaya çalışıyordum. Bir ivedilik vardı insanlarda. Yağmurlu ve soğuk sonbahar günleri başlamadan kış hazırlıklarını yapmaya çalışıyorlardı. Güzel Anadolu’mun güzel insanları ekmeklerini alın terleriyle suluyorlardı. Okumaktan zevk aldığım, değerli yazarlarımızın kaleme aldığı, köy romanlarının çilekeş kahramanları geliyordu gözlerimin önüne. Bu gerçeklikte bir özdeşlik vardı.

Kızılırmak’ı izleyerek, dereden tepeden ine çıka, döne dolaşa engebeli arazilerden geçiyoruz. Öyle ki, bir çok dereden geçen yollar, düpedüz kumlar üzerinde iz yapılmış, dere yatakları. Yani, yağmur yağıp, sel akınca bizim yol kaybolacak. Irmağın kenarında küçük bir düzlükte, su içindeki sarı sarı çeltik tarlaları uzayıp gidiyor. Çeltik tarlaları dışında, köylere yakın yerlerde bağlar ve sebze bahçeleri var.Küçük düzlüklerde, buğday tarlası anızları yama gibi duruyor, sert uçurumların oluşturduğu bu vadide…

Yorucu bir yolculuğun sonunda köy göründü.  Okul, köyden bayağı uzakta, yüksekçe bir tepenin dibinde, küçük bir boşluğu düzleyerek yapılmış, yeni sayılabilecek bir yapı. Zaten buralarda, ırmak kenarındaki küçük çeltik tarlaları dışında düz arazi yok gibi.

Lojman ile bitişik, tek sınıflı bir okul. Yol tarafı bahçe duvarı ile çevrilmiş, kuzeydoğusu ise sarp bir tepe ile sınırlı. Bahçesinde, beş altı tane birkaç yıllık çınar ve meyve ağacı var. Okulun kuzeybatısında, ayrı olarak yapılmış, küçük bir tuvalet ile kömürlük binası var. Pencereler kepenklerle kapatılmış. Okul ile köyün ulaşımı, derince bir derenin üzerine yapılmış köprü ile sağlanıyor. Bunca dere tepe içinde gördüğümüz tek köprü. Daha doğrusu doğu ile batı arasında, bu köprü dışında başka bir geçiş yolu yok. Bu vadiye gelen her araç bizim okulun önünden geçmek zorunda.

Bizimle ilgilenecek birilerini bulmak için gözlerimiz çevreyi tarıyor. Görünürde kimseler yok. Köye doğru yöneliyoruz. Ufak tefek, hafifce kamburu çıkmış,  yaşlıca bir köylü, sırtına dayadığı değneğiyle bize doğru yöneldi. Selamlaştıktan sonra durumu açıkladık. Bizimle ilgilenerek, oğluna seslendi. Bahçede meyve toplayan oğlu koşarak geldi. Kısa süre sonra genç, yanında bekçi ile göründü. Yüz hatlarını; sarışın cildinde birkaç günlük olduğu belli olan  sert sakalları diken gibi duran, yoksulluğu her halinden belli adam, gülümsemeye çalışarak bize; “Hoş geldiniz!” dedi. Resmi elbisesi de kendisi gibi yıpranmış olan bekçinin, sırtında asılı tüfeği, elinde de çok özenilerek süslenmiş değneği vardı. Okula doğru giderken bekçi ve genç köylerini ve insanlarını övme gereksinimi duymuşlardı. “Hoca, burada herkes sana yiyecek içecek getirir. Eve çağırırlar. Lojmanda yemek yedirmezler sana. Lojmanı da yeni yaptık. Suyu içinde, hatta banyo kazanı ve sobası bile var. Bizim köyde çok rahat edersin.” diye birbirlerinin sözlerini keserek sıralıyorlardı. Bunun nedenini daha sonra anladım. Gelen kadrolu ve vekil öğretmenler kısa sürede bir yolunu bulup, bu mahrumiyet bölgesinden kaçıyorlarmış. Diğerleri gibi kaçıp gitmemem için beni ikna etmeye çalışıyorlar.

Lojmana yerleşmem çok zor olmadı. Bir oda ve bir salondan oluşuyordu. Bütün eşyalarımı küçük odaya yerleştirdim. Okuldan aldığım bir masanın üzerine mutfak eşyalarımı, altına da yiyecek torbalarını koydum.

Sınıf ve müdür odası toz toprak içindeydi.Yarın okullar açılıyordu ve çocuklar okulu böyle görmemeliler, diye kolları sıvadım. Okul genel olarak eğitim – öğretime hazır olduğunda saat gecenin bir buçuğuydu. Öğretmenliğe ilk adımı, doğa harikası olan ama ulaşımı uygarlıkla güçlükle sağlanan bu köyde atacaktım. Acaba, okulda kuramsal olarak öğrendiğim bilgileri yaşamsal gerçekliğe dönüştürebilecek miydim?

Hazırlıklar ve ilk gün heyecanı yüzünden,  ancak sabaha karşı uyuyabildim. Doğal olarak derse başlama saatinde uyanamamıştım. Yatağımdan sıçrayarak kalktığımda cıvıl cıvıl öğrenci sesleri doldurmuştu, okul bahçesini. Apar topar üzerimi giyerek dışarı fırladım. Öğrencilerin yanına giderken hâlâ kravatımı düzeltiyordum.  Öğrenciler, beni görür görmez sıraya dizildiler. İlk tümcem: “Beni niçin uyandırmadınız çocuklar?”sorusu oldu. Soruyu hiç biri yanıtlamadı. Sadece, meraklı ve sevecen gözleriyle bana bakıyorlardı. Onları öyle görünce, yüreğimin umut pınarları coştu. İşte bizim işleyeceğimiz hammaddeler, suya ve sevgiye susamışlıkları göz bebeklerinden belli olan, her biri ayrı güzellikteki bu kır çiçekleriydi.

Coşkuyla söylediğimiz İstiklâl Marşı ve andımızın çınlattığı ses, derin vadide, ırmağın karşı yakasındaki, yüzlerce metre yükseklikteki kayalara çarptıktan sonra, yankılanarak bize tekrar dönüyordu. Daha ilk görüşte, kanım kaynamıştı, geleceğin mirasçısı bu çocuklara. Yıllar geçtikçe ayırdımına vardığım, biz öğretmenler, öğrencilerimizle karşılıklı olarak, her birinden yeni yeni şeyler öğrenecek ve bildiklerimizi de becerimiz ölçütünde onlara öğretecektik. Bu sürekli devinim içinde, sürüp gidecekti mesleki yaşantımız.

Muhtarı sordum çocuklara. “Bizim köyde değil.” dediler. Hayretle:“Nasıl olur, bu köyün muhtarı yok mu?” dedim. “Hayır, öğretmenim biz buraya beş ayrı köyden geliyoruz.” dediler. “Durun durun çocuklar, biriniz şu durumu tane tane anlatsın!” diye şaşkınlığımı gizleyemedim. Her sabah okula, bu minicik otuz dokuz beden, onların söylemiyle “beş ayrı parçadan” yani köyden, dağ, taş aşarak geliyorlardı. Muhtar da hepsinin bağlı olduğu, nüfusu daha fazla ve okulu olan altıncı köyde otuyordu. Bunları duyunca kulaklarıma inanamadım. Bir iki parça köyün birbirine bağlı olduğunu duyuyordum ama altı köyün bir muhtarlığa bağlı olmasına ilk kez tanık oluyordum.

Her gün kilometrelerce yolu bir çok tehlikelerle aşıp gelen bu okul sevdalısı çocuklara; “Zor olmuyor mu çocuklar?” diye sorduğumda, beşinci sınıflardan, en uzak parçaların birinden gelen, uzun sarı saçları iki belik olarak örülmüş, mavi gözlü, kahverengi beni yanağında gamze gibi duran Sultan çekingen tavrıyla anlatmaya başladı. Sultan sustuğunda, tek tek çocukların gözlerine bakıyordum. Bu yaşta bu çile, olacak iş değildi... “İşte bu çocuklar, dünyanın bütün güzelliklerine lâyıktır!” diye geçirdim içimden. Oysa çocuklar tüm bu olumsuzluklara, çektikleri çilelere ve yoksulluklarına rağmen okula gelmekten ve öğretmene kavuşmaktan çok mutluydular. Bunu gözlerinden okuyabiliyordum.

Daha sonraları, beni hemen her gece bir eve yemeğe çağıran köylülerden öğrenciler ve yöre hakkında bilgiler ediniyordum.Görev yaptığım köyde sadece muhtarın yardımcılarından bir aza vardı. Okula öğrencisi gelen köylerin en büyüğü burasıymış. Köylüler yetiştirdikleri meyve ve sebzelerini ilde haftada iki kez kurulan pazarlarda satarak geçiniyorlarmış. Bu işi de köyde kalan yaşlı kadın ve erkeklerle, daha çocuk sayılacak erkek çocukları yapıyorlardı. Çoğunlukla, köyün orta yaşlı ve genç erkekleri, evlerini geçindirecek parayı kazanmak için, köy dışında, genellikle Ankara’da amelelik yapıyorlarmış. Ancak kar-kış bastırınca evlerine dönebiliyorlarmış. Bunları duyunca çocukların çoğunluğunun neden önlüksüz, defter, kitap ve  kalemsiz okula geldiklerini anladım.

Muhtar ile bir hafta sonu kente gitmek için gecenin dördünde, her yanı dökülen, yarım otobüsüne binince tanışabildim. İçi de dışından farklı değildi.. Arabanın her yanı meyve, sebze torbaları ve insanlarla tıka basa dolmuştu.Arabadakiler uykulu gözlerle beni süzdükten sonra “Hoca, hoş geldin!” diyorlardı.

Muhtar, kısa boylu, yanakları al al, tıknazca biriydi.. Konuşmayı sevmeyen tiplere benziyordu. Fırsat bilip okulun eksikliklerini saymaya başladım.Beni, gözünü yoldan ayırmadan, nice sonra umursamaz tavrıyla yanıtlıyordu. Ben yine de durmadan konuşuyor ve yardımcı olması için okulla ilgili her şeyi anlatıyordum. O da yakınmaya başladı. Buraya gelen asil ve vekil öğretmenler ayını doldurmadan bir yolunu bulup buradan kaçıyorlarmış. Azalarla birlikte, kaç kez milli eğitime gitmişler. Müdür yardımcısı “Bu kez size asil öğretmen verdim.” diye  onlara güvence vermiş. Ama vekil olduğumu sonradan öğrenmiş. Evrakları düzenlerken görmüştüm. Okulda bir öğretmenin kadrosu görünüyordu. Ben de onun yerine gelmiştim. Bu durumu anlattım muhtara. Muhtar sinirli: “O hoca, yıllar önce bir davadan ceza aldı ve biz onu bir daha görmedik.” dedi. Yedi yıldır öğretmen ortalıkta yoktu ama kadrosu  okulda görünüyordu. Bu durumu yine müdürlükten öğrenip, halledebileceklerini söyledim. Okulun tek öğretmenli olabileceğini ve o öğretmenin kadrosu alınmadıkça asil öğretmen atanamayacağını belirttim.

Tan ağarırken, yeni açılmış toprak bir yoldan Köse Dağı’na tırmanıyorduk. Kente geldiğimizde güneş yeni doğuyordu. Arabanın iç kısmındaki çürüklerin açtığı deliklerden, iple içten bağlanan kapının arasından giren tozlardan tanınmaz hale geldiğimizi günün ilk ışıklarıyla  görebildik. Abartısız tepeden tırnağa bembeyaz ‘toz adam’ olmuştuk.

Orta öğrenimimi tamamladığım bu kenti çok özlemişim. Amaçsız bir biçimde, caddelerinde tek tük arabalar ve öksüren insanların geçtiği kaldırımlarda yürüdüm  bir süre. Aklım hep köydeydi. Kendi köyümün, bu kentin ve o köylerdeki çocukların durumunu karşılaştırdım, yalnız kaldırımlarında yürürken kentin. Hâlâ sanal bir gezegenden gelmiş gibiydim. Gerçek olup olmadığını anlamak için, çevremdeki her şeyi dikkatle inceliyordum. O çocukların “Çocuklar, yarın şehre gideceğim.” dediğim andaki hüzünlü ve korku dolu bakışlarını ömrümün sonuna kadar unutacağımı sanmıyorum. Korkuları, gidip bir daha gelmememdi.Durumu açık açık anlattım. İçimden “Bu çocukların suçu ne?” diye içerledim.

Pazartesi maaş tatiliydi. Tanıdığım birkaç öğretmen ağabeyimden, yapmam gerekenler hakkında bilgiler aldım, kulağa küpe olacak öğütler eşliğinde. Onlardan bir de, her eğitim-öğretim yılı başında öğretmenlere verilen kırtasiye yardımını öğrendim. Birlikte gidip mutemetten parayı aldık. Sonra bir kırtasiyeye giderek o para ile, okulun eksiklerini ve tüm çocuklara kırtasiye malzemesi aldım. Ama hesap yaptık, aldığım para yetmiyordu. Geri kalanı için kırtasiyeci;“Önemli değil hoca, yazarız maaşı alınca ödersin.” dedi. İlk kez veresiye borç yazdırıyordum. Memurluk herhalde böyle oluyor, dedim kendi kendime. Asil öğretmenliğe başlayınca öğrendim, o paranın aslında öğretmenin yıl boyunca kendi yapacağı kırtasiye masrafları için olduğunu. Şimdi halen “İyi ki yapmışım!” diyorum.

Salı günü okula döndüğümde, çocukların sevinci görülmeye değerdi. Aldıklarımı dikkatli kullanmalarını öğütleyerek, tek tek dağıttım. Bazıları: “Babam döndü öğretmenim, her şeyimi getirmiş, ben almayacağım.” diyorlardı. “Olsun, bu da yedek olur, o bitince kullanırsın.” diye hepsine bir şeyler vermeye çalışıyordum. Onların aldıklarını birbirine göstererek; sevecen gülüşlerini gördükçe, içim içime sığmıyordu.

 Bir çok insanın farkında bile olmadan yaşadığı umudun çocuklarıyla, birbirimizin eksikliklerini tamamlayarak geçirdiğimiz günler su gibi akıp gidiyordu. Havalar soğumaya başlamış, dolu dizgin yağan sonbahar yağmurları günün her anı, birden bire bastırmaya başlamıştı.

Bazı günler, hava birden kararıyor, bulutlar kararmaya başlayınca bazı çocuklar durgunlaşıyor ve gözlerini pencereye dikiyorlardı. İlk zamanlar çekindikleri için bir şey söyleyemediler. Yine bulutlu bir gün, tepedeki bir parçadan (köyden) gelen Sultan, dersin ortasında çekinerek parmak kaldırdı. “Söyle Sultan, ne oldu?” dedim. Sultan, önce pencereden dışarı bakarak; “Öğretmenim, izin verirseniz bizim köyün öğrencileri gidebilir mi?” dedi, gözlerinden saklayamadığı korkusuyla. “Kızım, daha ders bitmedi, neden gitmek istiyorsun?” dedim, onun korkusunun nedenini anlamamıştım. Sultan, yine pencereye bakarak: “Öğretmenim, bulutlar çok karardı. Eğer, yağmur birden bastırırsa Derindere’den sel gelir, biz karşıya geçemeyiz. Keçipatikası’ndan geçerken de ayağımızın kayıp, uçuruma yuvarlanmaktan korkuyoruz.” dedi, utana sıkıla…

Pencereden dışarıya baktıktan sonra: “Tabii gidebilirsiniz.” dedim. Hepsi birbirlerinin gözlerine bakıp hazırlanmaya başladılar. “Küçüklere yardımcı olun, ellerini bırakmayın!” diye arkalarından bağırdım. Yolu dereden geçen üç köyün öğrencilerini gönderdim.Islanmasınlar diye kalan öğrencileri de yağmur bastırmadan gönderdim. Merdivenin başında iyice uzaklaşana kadar onları izledim.

O akşam, gönderdiğim köylerden biri nöbetçiydi. İş başa düşmüştü.Başladım hızlı hızlı sınıfı süpürmeye. İçten içe de seviniyorum, iyi ki; çocukları başlarına bir şey gelmeden gönderdim, diye. Dış merdivenleri süpürürken, korkunç bir hava gürlemesiyle birlikte, bir şimşek parladı gökyüzünde. Birden içim titreyerek irkildim.

Ertesi sabah her tarafım tutulmuş olarak, erkenden uyandım. Çocuklar, gelecekler miydi? Köse Dağı’ndan gelen sel nerelere zarar vermişti? Derelerdeki kullanılan yollara  ne oldu acaba?.. gibi sorular dolanıp duruyordu usumda.  

Akşam yemek yemeden uyuduğumdan içim ezilmişti. Basit bir kahvaltıdan sonra okula geçip, hazır olan sobayı yaktım. Zil saatine az kalmıştı. Sobanın sıcağında dalıp gitmiştim ki, merdivenleri koşarak çıkan çocukların sesiyle irkildim. Yüreğime su serpilmişti. “İyi, çocuklar geldiklerine göre yaramaz bir durum yoktu.”

Çocuklar, ayakları çamur içinde okul bahçesini doldurdular. Andımızı okuttuktan sonra içeri aldım. Yoklama yaparken üçüncü sınıftaki, Sultan’ın kardeşi Hüseyin’in gelmediğini gördüm. Hemen Sultan’a döndüm. Gözleri sulandı, sorduğum soruyu güçlükle, sesi titreyerek yanıtladı: “Öğretmenim, Hüseyin Keçipatikası’ndan geçerken ayağı kaydı, dereye yuvarlandı. Onu sıkı sıkı tutuyordum öğretmenim, lâstik ayakkabısı kaydı, birden elimden kurtuldu.Uzandım ama yetişemedim.” dedi ve göz yaşlarına boğuldu. Ben de kendimi tutamamıştım. Gözlerimden yaşlar süzülürken, Sultan’ın saçlarını okşuyordum. Durumu pek anlayamayan birkaç çocuk dışında hepimiz sessiz sessiz ağlıyorduk.

Sonrasını dördüncü sınıflardan Kâzım anlatmaya başladı.Hep birlikte birbirlerine tutunarak, Hüseyin’e ulaşmışlar. Hüseyin acıdan kıvranıyormuş. Bacağının üzerine basamıyormuş. Yüzü gözü yara bere içinde kalmış. Nasıl götüreceklerini düşünürken, köyden onların yoluna çıkanlar yetişmişler. Hüseyin’i sırtlarında köye götürmüşler. Hüseyin’i önce, köyde araç olmadığı ve selden hiçbir tarafa gidemeyeceklerini bildiklerinden, yakın parçada oturan ve kırık-çıkıktan anlayan Hasan Dayı’ya göstermişler. Sağ ayağı iki yerinden kırılmış, kolunda da çatlak varmış. Hasan Dayı, geçici bir sargı yapmış. Kolundaki çatlağa da patates haşlatıp sarmış. Hastaneye kadar hareket ettirmeden götürmeleri için uyarıda bulunarak, ayrılmış ordan. Hüseyin, iniltiler içinde sabahı etmiş. Sabahleyin, Traktörle muhtarın bulunduğu köye götürmüşler. Köylülerin yardımıyla yollardaki selin getirdiği taşlar ve ağaç parçaları ayıklanarak, kentteki hastaneye götürmüşler.

Köprüsüz dere yatakları, doğru düzgün yolu olmayan köyler, öğretmensiz ve araç-gereçsiz okullar… bu insanların kaderi sayılmış. Buralarda, ‘gözden ırak olanların gönülden de ırak olduğunu’ kanıtlarcasına bir yaşam sürüp gidiyordu

Hem çocukların anlattıkları yerleri görmek ve hem de Sultan’ın ailesine “geçmiş olsun” dileğinde bulunmak istiyordum.Öğlen, çocuklara bulunduğum köydeki küçük bakkaldan çay ve şeker aldırdım. Ders bitiminde düştük yola.

Derindere’de su azalmış. Dereden, taşlara basarak seke seke geçtik.Tepeye doğru çocuklarla sohbet ederek tırmanıyoruz. Sadece çocukların ve küçükbaş hayvanların gelip geçerken yaptığı izleri takip ederek, Hüseyin’in yuvarlandığı yere geldik. Çocuklar, birbirlerinin sözünü keserek, soluk soluğa tekrar anlatmaya başladılar. Gördüğüm manzara karşısında; bırakın buradan küçüklerin geçmesini, yıllardır dağda taşta koyun güden benim bile kanım çekildi.. Çevreye baktım, daha tehlikesiz bir yer yok mu, diye. Var ama bu sarp arazide Kuşkayası’nın arkasını dolaşmak gerekiyor. O zaman, hem yol iki katına çıkıyor, hem de biraz daha yokuş tırmanmaları gerekiyor. Bu tepeden okul görünmüyor ama vadi ayaklarımızın altında. Kıvrıla kıvrıla giden Kızılırmak, akşam gelen selin etkisiyle hâlâ çamur renginde akıyor. Günden güne bu yamaçları kazıyarak, ırmağa taşıyan yağmur suları ve rüzgâr, geride zamanla dik ve sarp kayalar bırakmış.

Buranın insanları için yaşam çok çetin geçiyor. Günlük ekmeğini, bin bir güçlükle kazanan insanların dünyasından kuş bakışı bakıyordum, suyun ve toprağın ödüllendirdiği, dümdüz ovalara… Çocukları için de durum değişmiyor. Okuma sevdasıyla, doğanın bütün hırçınlıklarına direnmeyi öğreniyorlar. Başka da seçenekleri yok aslında. Onlar da bunun bilincine varmışlar… Altı kilometrelik,  engebeli ve tehlikelerle dolu yolu, hiçbir şikayette bulunmadan, güle oynaya geliyorlardı.

İşte, bu çocuklar bizim! Umudun çocukları bunlar. Onlar, kıraç toprakların ardıç ağaçlarıydı. Ve onlar; güç koşullara direnmekten dolayı dayanıklı, yaşam için kökleriyle toprağın derinliklerinden su ve can taşıyan, kavurucu yaz güneşinden kaçıp, gölgesine sığınılan yalnızlık dostlarıdır. Yurdumun, susuz bozkırlarında açmaya çalışan, eşsiz kokulu  kır  çiçeklerine binlerce selâm!..

 

                                                  Mecitözü, Nisan 1999

                              Ali    TÜKENGÜN

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 19.6.2006 - CENNET VE TOPRAK

"Sözcük kırıntıları,gözlemler, değiniler, düşünce dağarcığımdan notlar."

 

 

CENNET VE TOPRAK

 

            Tarih : 9 Mayıs 1989. Saat : 23.00 suları… Çileli ve ezilmiş bir yolculuğun ardından, tüm canlıların barınağı olan toprağa kavuşacaksın…

            Sen köylü kadını, sen çilelerin anası, sen en değerli varlık olan ana…

            İlk seni izledim ölümle pençeleşirken. Gözlerinden akıp gidiyordu yaşam ışınları. Görmek isteyip de bir şeyleri göremediğin bir umutsuzluktu gözlerindeki… Susmuştun… Artık onca yıl senin istemlerini,  acılarını, hüzünlerini, sevinçlerini, sevgilerini ve de öfkelerini anlatma aracın olan dilin konuşmaz olmuştu.Hücrelerinin bir kısmı yüreğinden önce işlevlerine son vermişti. Kalanlar da yavaş yavaş katılıyordu diğerlerine…

             Canlıların en büyük korkusu… Seni de koparmak için yaşamdan, kendi kendini davet etmişti senin bedenine.

            Nerden, nasıl girdi bilmiyorum ama yine başardı hiç kimseye görünmeden bizim eve girmeyi. İlk kez girmesine karşın yolu sormadı kimseciklere…Azrail yol sorar mı acaba? Ya da yol sorsa aldatan var mıdır onu?

             Bu sözcük neden korkutur ki insanları?.. Bir zamanlar yaşamak bu koca evrenin bir yerlerinde. Sonra karışıp gitmek toprağa… Yani unutulmak…Yani hiç yaşamamış gibi  olmak… Zaman öyle ivedi akıp gidecek ki, söylencelerde bile kalamayacak ölen insanlar. Yazıtlarda genelden öteye gitmeyecek, haklarında yazılanlar. Ne de rengi solmuş resimleri kalacak. Gömüt taşları bile yok olacak yaşamın diyalektiğinde. Çok büyük suç işlemiş olmalı ki canlılar, doğa onları ölümle cezalandırmış…

            Ne düşündün o anda bilmiyorum ama azraille pazarlık yapıyordun herhalde…Üç buçuk yıllık yatağa bağımlı yaşamanın yorgunluğu ile direnemedin rakibe karşı.Bir de sanıyorum konuşamamak onca yıl; anlatamamak yüzündendi bütün isyanın tanrıya…

            Elini tuttum, sımsıkı sarıldın elime. Buz gibi olmuştu ellerin. Isıtayım diye iki elimle canlı kalan tek elini avuçladım. Ama her saniye daha çok soğuyordu. Ellerinin rengi birden bire değişmişti.Benek benek karartılarla bezenmiş deri ve kemikti artık ellerin. Ölümün dışavurumuydu yaşananlar. Demek, ölüm çok soğukmuş… Ve de aynı derecede korkunç bir son.

             Sen ve yaşam o kadar iç içeydiniz ki… Ve o kadar da uzaktınız birbirinizden. Ama kararlıydı Azrail.Seni de kurbanlarının arasına katacaktı. Başardı da…

            Bir nüfus daha azaldı ailemiz bugün. Bir nüfus daha azaldı köyümüz. Ve dünyadan bir nokta daha silindi. Milyarlarla çoğalırken yaşam, kimsenin umurunda değildir küçücük bir nokta. Aynı anda dünyanın dört bir yanında yüz binlercesi vardır toprakla kucaklaşan. Ölüm çağrı yapmıştır onlara da.

            Ölümü sevemedim nedense. Tüylerim diken diken olur düşündükçe. Tenimden kanın çekildiğini duyumsadım her usuma geldiğinde… Korkarım, yine bir baharda davetliyim randevusuna ben de…

            Bu köyün güzel, çalışkan kadını… Tek Cennet’i köyün. Gençliğinde çok güzelmişsin. Herkes öyle anlatırdı. Güzelliğin kalmadı ama. Temiz ve çalışkanmışsın. “Yiğit kadındı” derlerdi senin için. O günlerde geride kaldı. Yalan  oldu yaşayanlar için. Yıllar ne yiğitliğini bıraktı ne de güzelliğini, hepsini aldı gitti.

            Belki seksen yıllık geçmişin fazlaydı senin için. Yaşamdan aldığın tat çok çok sınırlıydı çektiklerinin yanında. Yüzündeki her kırışık çektiğin çilelerin tarihini yansıtıyor. Aynı kör cahilliğinle ve saflığınla döndün toprak anaya…

            Anan seni bu çorak topraklarda doğurdu. Ahırlarda yattın, aç açık kaldın, savaşa gitti ataların, dönmediler bir daha. Yoksulluk bir gölge gibi bırakmadı peşini. Emekçiydin, yürekliydin ve bir o kadar da korkak ve ezilmiştin. Çekip gittin şimdi…

            Sen anlatırken yaşadıklarını, ben gözlerimi kırpmadan dinlerdim çocukluğumda. Ses tonun değişirdi, iç geçirerek saatlerce anlatırdın o yoksulluk günlerini. Sora da kederlenir boşaltırdın gözyaşlarını yorgun  gözbebeklerinden. Sanki tekrar yaşar gibi o anları. Hani,nerdesin şimdi? Hadi,  yine anlatsana !..

            Biri, çeneni bağladı, başındaki yazmayı çözerek. Diğeri, ellerini açmaya çalıştı, yumuk kalmasın diye. Gözlerini kapattı yaşlı eltin. Babam ayaklarını birleştirdi, hıçkırıklar içinde ağlarken. Ben sustum… Sen sustun… Azraile yenilmiştin sonunda. Ne yalan söyleyim, senin için sevinmekle hüzünlenmek arası bir çelişki kapladı yüreğimi. Nasıl düşünmem gerekirdi ki? Ben bilemedim.

            Sonra, yatış biçimini değiştirdiler. Sonra, ağıtlar çınladı evin duvarları arasından. İnsanlar gelip yıkadılar. Beyaz bir çarşafa sarıp, iki yıl kalkmadan yattığın odaya yatırdılar. Dizlerin hafif kalkıktı. Üç yıldır çivilenmiş gibi yattığın yatağında, felçli biçiminle öylece kalmıştı dizlerin. Bir de  karnının üzerine bıçak bıraktılar.

            Sonsuz uykuya dalmıştın artık. Ne acı çekmek, ne sevinmek, ne konuşmak, ne hareket etmek, ne de düşünmek; hiçbirinin bir anlamı kalmamıştı senin için.Tüm canlıların daldığı zorunlu uykuya kavuşmuştun.Yorgunluğunu atacaksın seksen yılın. Uyanmak yok bir daha. Kalkmak yok. Toprağa karışacak teninin her zerresi…

            Yakın akrabalarına haber verildi. Gömüt için malzemeler alındı. Sabahladı yakınların başında. Hoca – imam- selâ verdi. Gömütlükteki son yatağın belirlendi. Her şey o kadar sessizdi ki, ölüm; sessizliği seviyordu.

            Seni son yolculuğun için uğurlayan insanlar, ölüm üzre birşeyler anlattılar birbirlerine. Bazıları seninle ilgili anılarını tazelediler. Ama son kürek toprakla her şey bitti. Sen yoktun ve yaşam  yine sürüyordu…

 

                                                                       Kuşsaray,  10   Mayıs   1989

                                                                               Ali TÜKENGÜN

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

İnsana ve sevgiye dair paylaşımlar yaratabilmek için...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS
Ardahan Dedegül Sitesi
Frankfurt Kuşsaray Sitesi
Kussaray Radyosu
Türküler FM

Kategoriler

Arkadaşlar

Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:1
Son Sayfa |